Anasayfa > Sizden Gelenler

Ali Yılmaz - 7.5.2017 03:28:20
İktisatçı Olup Dünyaya Barış mı Getireceksin? Yapabilirsin. 1960’ lardan itibaren Nobel komitesi iktisatçılara onlarca ödüller vermiştir fakat bir iktisatçı 2006 yılında ilk defa Nobel Barış Ödülünü almıştır. Bu durum bize ekonomi ile toplum barışının ne kadar iç içe olduğunu göstermiş; aynı zamanda reel dünya problemlerinden uzak, genellikle ve yüksek derecede soyut matematik modelleme üzerine odaklandıkları düşünülen iktisatçılar için mühim bir olaya dönüşmüştür. Dünyanın en kalıcı problemlerinden olan yoksulluğun üzerine çalışan, iktisat ile dünya barışını aynı potada eriten kişi kimdir derseniz adı Muhammed Yunus. Muhammed Yunus 28 Haziran 1940’ ta doğan Bangladeşli bankacı ve ekonomi profesörüdür. Haziran 2008 tarihinde ABD’ den Foreign Policy ve İngiltere’ den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entelektüeli listesinde, 2008 yılında 2. sırada yer almıştır. Grameen Bank’ın kurucusu ve mikro kredi devriminin babasıdır. “ İşsizlik yardımları sağlamanın fakirlikle mücadelenin en iyi yolu olmadığına inanıyorum. “ sözlerinin de sahibidir. Yıllarca Dünya Bankası (WB) , Uluslararası Para Fonu (IMF) ve batılı devletler fakirlikle mücadele için milyonlarca dolar bağışlamışlar fakat başarılı olamamışlardır ama Muhammed Yunus ve Grameen Bankası ticari bir bankanın dünyadaki fakirliği ortadan kaldırmaya yardımcı olabileceğini göstermiştir. Neden yoksulluğu ortadan kaldırmaya çalıştı? Biraz eskilere gidelim. Antik Yunan kentlerinde Agora Meydanları vardı. Toplumdaki herkes yönetimde söz sahibiydi ve belirli zamanlarda herkes meydanda toplanır, yönetimde rol oynardı. Sessiz kalma seçeneği yoktu. Fikrini beyan etmekle yükümlü idi. Biraz daha günümüze yaklaşalım. Karl Marx, neredeyse tüm gününü çalışarak geçiren, aldığı ücretle ancak yaşayan, herhangi bir mülke sahip olamayan işçi sınıfını, çektikleri acıları gördüğünde Das Kapital’in ilk temelleri atılmamış mıydı? Yani sessiz kalmamış, kendisi bir ses yaratmıştı ki hala günümüzde etkisi yitirmemiştir. 20.yy’a da bir örnekle bakalım. Che Guevera ise tıp fakültesini dondurup 23 yaşında Latin Amerika’yı motorsikletle dolaştığında sömürülen halkı, yoksulluğu, çocukların yaşam ve eğitim haklarının elinden alındığını gördüğünde kafasına koymamış mıydı bir şeyleri değiştirmeyi ki döndüğünde hayatını buna adayacağını söylemişti? Muhammed Yunus da yurt dışında eğitimini tamamladıktan sonra ders vermek için ülkesine döndüğünde 1974 kıtlığına şahit olup, ülkesinin kırsal kesimlerindeki yoksulluğu görmüştü. Fakirlikle mücadele etmeye karar vermişti. Bir insan “Dünyada yoksulluk varken barış olamaz.” diye düşünüyorsa eğer, bir şeyleri değiştirme gücünü de kendinde bulabiliyordu. Nasıl Yaptı? İş kurabilmeleri için para verme, oraya dışarıdan yardım sağlamayı düşünse de kısa sürede tefecilik alıp başını gitmişti. Bunu engellemek için bankaya gitmiş ancak banka küçük krediler ve risklerden dolayı kredi vermeyi kabul etmemişti. Muhammed Yunus 1976’da Grameen Bank’ı başlattı. Öğrencileriyle üniversite yakınlarındaki bir köyde yaptığı araştırmalar sonucunda 27 dolarlık ilk kredisi kamıştan sandalye yapan 42 kadına gitti. Geleneksel bankalarda kredi alanların %1‘i bile kadın değildi. Bankalar, kadınların sosyal statüsünden dolayı zengin olanlara bile kredi vermemekteydi. Muhammet Yunus verilen kredilerin erkek ve kadın oranının yarı yarıya olmasını istiyordu. Sonra kadına verilen kredinin erkeğe verilen krediye göre daha fazla geri dönüş sağladığı görüldü. Kadınlar işlerine daha sıkı sıkıya bağlanıp fayda sağlıyordu. Bunun sonucunda kredi alanların %97 ‘ si kadınlardan oluşmuştu. Peki kadınlar bu parayı nasıl ödeyecekti? İşin sırrı Muhammed Yunus’un da dile getirdiği gibi dayanışma gruplarıydı. Bir örnekle anlatmama izin verin lütfen. Ahmet, Mehmet, Süreyya, siz ve ben bir dayanışma grubu oluşturuyoruz. Kredi almak üzere Grameen Bankasına gidiyoruz. Gerekli eğitimlerden sonra krediyi alıyoruz ve birimizin ödeyemediği borcu diğerleri ödüyor. Hem kendimizi güvende hissetmiş hem de riski azaltmış, sosyal dayanışma ile ekonominin, barış üzerindeki etkisini apaçık ortaya koymuş oluyoruz. Siz de küçükken okul takımlarında spor yaptıysanız bu söz size yabancı gelmeyecektir. Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için. Bu dayanışma, grup çalışmasını ve grup olarak hareket etmenin bilincini beraberinde getiriyor olacak ki hepimiz birbirimize yardım ediyor, ürünlerimizi tanıtmamızda yardımcı oluyoruz ve tamamına yakınımız borçlarımızı ödüyoruz. Bangladeş’te de aynen böyle olmuş. Kadınlar ticaret ile topluma katılmış. Dayanışma artmış ve ortaya o kadar çok fon çıkmış ki çoğunluğu kadın olmak üzere tüm kredi alanlar bugün Grameen Bankası’nın %90 ‘ının sahibi olmuşlar. Kalan %10 ise devlete aitmiş. Bugün Grameen Programı 55 ülkede 81,392 köyde devam etmekte olup; yaklaşık 9 milyon kişiye ulaşarak birçok insana yaşam umudu olmuştur. Türkiye Grameen Mikrofinans programı 2003’te Diyarbakır’da başlamıştır. Muhammed Yunus ve Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Başkanı Aziz Akgül, Türkiye’deki dar gelirli kesimler için anlaşmışlardır. Program 66 ilde 97 şubeyle devam etmektedir. Fotoğrafın tamamına baktığımızda ne görüyoruz? İngiliz iktisatçı John Keynes “ Economic Possibilities for our Grandchildren ” kitabında iktisatçıların fildişi kulelerden çıkıp topluma inmesini ve bir dişçi kadar insanlara yardımları dokunmasını ummuştu. Muhammed Yunus bugün bu beklentiyi karşılayarak insanların ihtiyacı olan kanı dolaşıma sokmuştur. Yoksulluk fakir insanın değil, sistemin suçudur. Yoksulluğu yaratan fakir insan değil aksine sistemdir. Şimdi size soruyorum, en başarılı şirket en çok para kazanan mıdır? Matematikle, sevgiyle, barışla kalınız…

Zühre AYDIN - 7.5.2017 03:27:18
Kişisel Bilgilerimiz Güvende mi? E-mail adresinin çalınması, kredi kartı bilgilerinin ele geçirilmesi, sahte evraklar düzenlemek, yetkisiz erişim ve dinleme, kanunla korunmuş bir yazılımın izinsiz kullanımı, her türlü telif hakkı bulunan yayın ve içeriklerin kopyalanması ve dağıtılması, kişisel bilgiler çalmak, rahatsızlık verme, siber terörizm! Bahse konu tüm ifadeler “dijital ortamda” bilişim suçları olarak anılan, artık günlük hayatta sıkça karşılaşılan ve neredeyse ne tedbir alınırsa alınsın yüzde yüz engellenemeyecek durumlardır. İnternet ve bilgisayar kullanımının artması aynı zamanda bilişim suçlarının da çoğalmasına sebebiyet vermiştir. Dünya üzerinde 2.5 milyar insan internet kullanıyor. 1.8 milyar kullanıcının sosyal ağ hesabı var. 2013’te, 135 milyon insan sosyal ağlarda hesap oluşturdu. Kıtalar arası internet kullanımında Kuzey Amerika % 81’lik bir oranla başı çekiyor. İnternet kullanımının en az yaygın olduğu bölge ise % 12 ile Güney Asya. Bu yaygın kullanımın sonucunda da dünyada internet kullanıcılarının 2/3 ‘ünün ve bunlarında yılda %46’sının bilişim suçlarına maruz kaldığı analiz edilmiş. Bu noktada genelde bilgi özelde kişisel bilgi güvenliği konularında farkındalık önem kazanıyor. Kişisel bilgi güvenliği için önlem almaya çalışırken aslında hataya düştüğümüz ve yanlış bilinen durumlar vardır. Örneğin; silinen dosyalara tekrar erişim sağlanabilir çünkü silme işleminde dosyalar sadece tarafımızca görünmemekte, aslında hard diskte kalmaya devam etmektedir. Bir cihazı formatlamak da tüm veri kayıtlarını yok etmek anlamına gelmez. Aslında Windows, Mac OS ve Android gibi işletim sistemleri tüm verilerinizi silmek için programlanmamıştır. Bir TB üzerinde hafızası olan hard disklerin tamamen silinmesi minimum birkaç saat sürmektedir. Eski elektronik aletinizin çalışır durumda olmamasının bilgilerimize ulaşılamayacağı anlamına geldiğini düşünmek bizi yine hataya düşürecektir. Neden mi? Çünkü eski hard diskin zarar görmemiş olması tüm verilere ulaşılması için yeterli olacaktır. Bu nedenle, hard diskleri silinmemiş, imha edilmemiş elektronik aletler kişisel bilgi güvenliği için tehdit oluştururlar. Ekonomik değerlerin kaybedilmemesi için tekrar değerlendirebilecek parçaların kullanımı geri dönüşüm de esastır. Eski elektronik atıkları kime verdiğiniz çok önemlidir. Çevre Bakanlığından lisansı olmayan elektronik atık konusunda bilgisi olmayan hurda şirketlerine verilecek elektronik atıklar sizin için olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Hüseyin Özkan - 7.5.2017 03:26:15
“Üstün çocuk” kavramı içinde kendine özgü iticiliği de barındıran bir kavram. Doğa ve insan üstü diğer kavramları da akla getiren bir kavram aynı zamanda. Bunun yanında, üstün etiketi yapıştırılmış çocuktan beklentiler de fazla. Ya bu beklentilere cevap vermeye, hata yapmamaya çalışır. Ya da tümüyle kopar ve vazgeçme eğilimi gösterir. Farkında olmadan zihnin arka kısımlarında “üstün çocuktan” büyüdüğünde “üstün insan” olması beklenir. Üstün etiketinden dolayı, doğal olarak ebeveynin beklentisi bu yönde gelişir. Üstün insan ise tanrı ile insan arasında bir yerde mi konumlandırılır, beklenti bu yönde midir? Bu kadar olmasa da özel bir misyonla geldiğine inananlar da var mıdır? O kadarını bilemem.. Çocuğun şahsına “verilmiş” bir lütufmuş gibi algılanmak istenir üstünlük… Böyle olunca da özel davranılması gerektiği düşünülen, olağan dışı insanlar gibi görülmeye başlanır. Öyle ki eğer varsa diğer kardeşleri bile artık kendini “üstün çocuğun” yanında değersiz hissetmektedir. Aile durumun farkındadır ve diğer kardeşe de bir “üstünlük” kapısı aralamak için mevcut durumu zorlamaya başlar. Bir etiket de o alsın, ezilmesin diye yavrucak.. Çeşitli yerlerde IQ testlerine tabi tutar. Ta ki teste aşina olup belirli “puanın” üstüne çıkana kadar… Sonra ne olur? Üstün çocuk büyür. Hayat doğal mecrasında ilerlemektedir. Ancak beklendiği gibi “üstün çocuk” “üstün insan” olamamıştır. Diğer insanlar gibi bir meslek sahibi olur. Doktor olur, avukat olur, öğretmen olur veya “üstün” çocuk okulu terk eder okul hayatı biter iş adamı iş kadını olur, ya da işçi olur.. Hayat başarısı ise üstünlüğüne değil, gayretine bağlıdır artık. Normale dönmüştür… “Üstün Çocukluk” dönemi ise dönemsel bir aile obsesyonu olarak gerilerde kalmıştır… Bu kısa hikayede çocuğun duygusal gelişimi hırpalanmış, aile ise bundan dolayı sıkıntılar yaşamıştır. O halde aileye düşen görev bu “dönemsel” durumu çocuklara zarar vermeden gerçekler üzerinden değerlendirerek ve daha sağlıklı bir şekilde atlatmaktır… Ekonomik ve duygusal kayıpları sağlıklı bir şekilde değerlendiremediğimiz her güzelliği ve “üstünlüğü” layık gördüğümüz çocuklarımızın geleceği için ciddi bir dönemdir bu dönem… Zeka, Gayret ve Etik Üzerine Ünlü ressam Nicholas Paussin başarısının sırrını “yaptığın her işi en iyi şekilde yapmaya gayret etmelisin.” sözleriyle gayretin önemini açıklar. İtalyan ressama şöhreti nasıl yakaladığı sorulduğunda ise şöyle der; “Ben yapılması gereken hiç bir şeyi ihmal etmedim.” Michelangeelo başarısının altında yatan nedeni açıklarken, “İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlardı.” der. Ayrıca, çok çarpıcı bir ifadeyle; “Sıkı bir çalışmanın yerini hiç bir şey alamaz. Deha; yüzde bir ilham ve yüzde doksan dokuz terdir.” der Thomas A. Edison. Mozart’ın başarıya ulaşma yolundaki çalışma koşullarını anlatan biyografisi, okuyanları bir bakıma dehşete düşürmektedir. Dünyaca tanınmış bir çok dahinin sözleri, yaşam tarzları ve çalışma yaklaşımları aslında başarıya nasıl ulaştıklarını anlatıyor. Öyle ki bu sözlerin bize verdiği rahatlıkla “zeka her ne kadar önemli olsa da önemli olan gayrettir” diyebiliriz. Çok zeki olup, ancak hayatta başaramamış bir çok insan tanırsınız. Aslında bu bize, “üstün zekalı çocuk” kavramını belirli bir tanımın içine yerleştirmemizin mümkün olmadığını gösterir. Bu kavram tanımlanıp sınırlandırılmamalı, belirli bir kalıba yerleştirmeye çalışılmamalıdır. Yani “şöyle olurlar”, “böyle olurlar”, “hayal güçleri yüksek olur”, “aşırı yaratıcıdırlar”, “adalet duyguları yüksektir” vb gibi… Oysa tarih, adalet duygusunu bırakın, temel insani değerleri bile olmayan bir çok üstün zekalı şahsiyete tanıklık etmiştir. Üstün zekalı tanımının içine yerleştirilen çocuklarda, üstün zekalı tanısı (etiketi) almış çocukların büyük oranında atalet yaklaşımının geliştiği de görülmüştür. Aile yaklaşımıyla da beslenen, “Ben nasılsa üstün zekalıyım çalışmasam da yapabilirim” duygusu, gayretin yerini alan hakim bir düşünce olarak gelişebilmektedir. Oysa asıl olan zekayı besleyen gayret ve zekadan etkilenen üründür. Ayrıca zeka göstergesi olarak örneklendirilen bazı kavramlar birbirine karıştırılmaktadır. Açıkgözlülük, uyanıklılık, kurnazlık “üstün zeka” göstergeleri değildir. Örneğin fındığı Türkiye’den alıp paketleyip, üstüne fahiş fiyat etiketi yapıştırarak, daha fazla fiyata farklı ülkelere hatta tekrar geri bize satıyor olmaları “üstün zeka” göstergesi değil; açıkgözlülük, daha da ötesi “ticaret” adıyla meşrulaştırılmış global ahlaksızlıktır… İnsan zekasını, tarihsel gelişim sürecinden ve insanın insan olma süreci içinde değerlendirmeyip, mekanik bir değere, bir skora indirgemek bu çağda cehalet olsa gerek. Hele bu alanı bir ticari rant alanı olarak görmenin tarifi ise hiç bir kavramla mümkün değildir. Ancak tüm bunları söylerken kimsenin “benim çocuğum üstün zekalı” duygusal doyumuna engel olmak da istemem tabii.. Önemli olan hayatta mutlu olmak değil mi zaten? Desek de; hiç kimsenin kendi mutluluğunu çocuklarının mutsuzluğu üzerine inşa etme hakkı da olmasa gerekir…

İLETİŞİM

Yedişehitler Mahallesi 2924 Sokak No 9 ISPARTA/Merkez
0506 746 05 41 - 0551 022 65 22
dernek@ispartahasancanturkyurdu.com